Tarumarname 19 Kasım’da Kitapçılarda

Bir vakittir sesim soluğum çıkmıyordu, siz de merak etmediniz, gözümden kaçtı zannetmeyin. Bu mevzuyu bilahare, etraflıca konuşacağız.

Efendim…

Zat-ı alilerinize bir haberim var. İlk romanım Tarumarname, şu saatlerde matbaa merdanelerinin arasında raksediyor. Türkçesi, evet, ilk romanım yakında çıkıyor. 17 Kasım tarihinde erken kalkıp kepenkler açılmadan yetişirseniz, kitapçınızdan sıcak sıcak alabilir, kahvaltı keyfinize keyif katabilirsiniz. Bilhassa sıcak çay veyahut kahve eşliğinde iyi gidiyor, tecrübeyle sabittir.

Sorularınızı duyar gibiyim. Hayır efendim, keçileri kaçırmadım. Soru sormadığınızın da farkındayım. Edebiyatta öyle demek adettendir, hani okuyucu büyük bir merakla sormuş, yazar da bir havalara girmek suretiyle kasılarak cevaplamış gibi. Rica ediyorum iki kuruşluk hevesimi kursağımda bırakmayınız. Sorularınız yoksa dahi, hatırım için bir iki dakika varmış taklidi yapınız.

Evet, sorular. Tecrübeme dayanarak, ilk sorunuzun “Tarumarname ne hakkında,” olduğunu tahmin ediyorum. Cevap verir vermez de başka soru soracaksınız. O soruyu cevaplayınca da bu sefer aklınıza başka bir soru gelecek, o sırada başka bir okuyucu az evvel sorduğunuz soruyu soracak, ben ikinize yetişmeye çalışırken bir üçüncüsü çıkıp “yazar efendi, bak bakayım buraya, romanın ne hakkında, hayır yemek kitabı vesaire yazdıysan tarzım değil,” diyecek. Ben onunla ilgilenirken siz de beni dürtüp “ilk ben sormuştum,” diyeceksiniz, en nihayetinde bir hengame, bir arbede, kimse mutlu olmayacak.

O sebeple, Tarumarname ve ben hakkındaki tekmil bilgiyi bir-iki adreste topladık efendim. Evet. Nazik parmaklarınız tuşlara basar iken yorulmasın diye de, o adresleri aşağıda topladık. Şimdi sakın “iyi, havalara girmiş bu, kendinden ikinci çoğul şahıs olarak bahsediyor,” demeyin. Tarumarname’nin ve bendenizin web sayfaları, fotoğrafları, tanıtım filmi benim şahsi eserlerim değil. Dostluk yakıtıyla çalışan harika bir ekibin ortak eseri. O sebeple “biz, biz,” deyip duruyorum. Gerçi, düşününce fena fikir de değil.

Lafı uzatmayayım:  Bir kitab eyledük dostlar beğene, düşman haset ede, okuyan eğlene, adımızı daim ede.

Hakikaten kendinden biz diye bahsetmek pek havalıymış yahu! Varolun bu tavsiyeniz için.

“Bizi” ziyaret etmek içün lütfen tıklayınız:

Meriç Eryürek Ana Sayfa

Tarumarname Facebook Sayfası

Meriç Eryürek Facebook Sayfası 

Yastık Adam

Geçenlerde bir deniz sefası yapalım dedik. Şimdi “İzmir’desin ya, at bakalım havanı,” filan demeyin. Alayınız bayramda bir yerlere kaçtınız, istihbaratım var, kalbinizi kırarım. Hikayenin konusu güneş, deniz, kum değil zaten.

Efendim gittik Mordoğan’da bir beach’e yerleştik. Türkçesi, beach. Evet beach. Ne hikmetse bir tercüme bulamadık daha o beach’e. Yol boyunca tabelalara bakıyorum, Güneşli Köy Beach, Ağlayan Kaya Beach, Şen Kardeşler Beach, İsmet Ağa’nın Yeri Beach. Altı kaval üstü beach. Bizimkinin ismi de Seal Beach. Ama Allah var yukarıda, adamlar gene de Türkçe desteğini vermişler Microsoft usulü. Tabelaya şöyle yazmışlar: SEAL (Ayı Balığı) Beach. Read more

Kadehimse, Çekerim

Malum, İzmirli olduk. Gelene geçene de ahkam kesiyoruz “cennet, cennet azizim,” gibilerden, İstanbul’da 35 sene yaşayan biz değiliz çünkü. Her ne hal ise. İzmir acaip memleket. Keyifsiz saniye geçmiyor. Randevunuz mu var? “Otur abicim gidersin.” Bir yere mi yetişeceksiniz? “Kaçmıyor ya abicim.” Kaçtı mı? “Kaçsın abi boşver en güzeli.”

Muhabbetler bitmek bilmez, kadehlerin dibi gelmez, deniz kıyısına inmeden gün geçmez bir cennet-ü ala işte. Hal böyle olunca da cümle vilayetten İzmir’e bir “kafa dengi adam” göçü var. Read more

Absolute Arazi

Yıl 1995 olmalı. Eskişehir’in emektar bir meyhanesi vardı: Bomonti. Küçücük, tıkız bir mekan, bir kaç masa. Güzel sanatlar, tiyatro, sinema televizyon öğrencisi, öğretim görevlisi, çift dikiş giden öğrenim görevlisi dostlar tekmil akşam orada iştima alır. Yer bulunmayınca tanıdık tanımadık kim varsa masasına geçilir, bir saat içinde tanıdık olunur, kapanma saatinde can ciğer kuzu sarması final yapılır. O masalarda tanışıp ev arkadaşı olmaya karar veren, birbirinin ismini bilmeden kalkıp Kütahya’ya  Read more

Bilinçli Tüketici

Bugün medikal hikayelerden gittik, bir anı da bendeniz blog yazarınızdan.

Doktor, uzman tayfasıyla dostluğumun her daim baki olmasına rağmen, bendeniz doktordan uzak duran eski tüfeklerdenim. Sevmem hastane ortamını, hele ki ben hastaysam hiç sevmem.

Nükleer tıpçı bir dostun lafıyla izah ediyorum felsefemi. Aramızda şöyle bir diyalog geçmişti: Read more

Doktor, Huu!

Çok sevdiğim biri cerrah, biri anestezi uzmanı dostumdan dinlediğim iki medikal hikaye var, “anlat bunları” dediler, anlatalım.

İlk hikayemiz, cerrah dostuma ait. Sabah hastaneye avdet ediyor, rutin işler, koşuşturmalar, ameliyathane, vesaire. Akşama doğru işini bitirmiş, biraz dinlenecek, diyorlar ki “hasta geldi, apandisit ameliyatı, yarına mı bırakalım hocam?” “Yok kalmasın yarına, hazırlayın geliyorum,” diyor bizimki, ameliyathaneden telefon ediyorlar hastayı bayılttık, boyadık, alladık pulladık diye, iniyor. Read more

Transandental Musiki

Sinema okuyunca, eksantrik hocalarınız olur. Veyahut, hikayenin gidişatı açısından, “uçrak” hocalarınız olur diyeceğim. Neden derseniz eksantrik kelimesinin öz Türkçesi uçraktır.

Lafı döndürmeyelim. Sinema bölümünde müzik dersi mecburidir. Veyahut mecburiydi. Şu vakitler durum nedir bilemiyorum, testle alıyorlar veledleri içeri. Evvelden yetenekle alınırdı.

Yetenek dedik, benim müziğe karşı tek yeteneğim, sağlam parçaları bulup MP3′lerini istiflemektir. İkibin kişilik Cumhuriyet Bayramı korosundan ahengi bozduğum için atılmışlığım var, o kadar söylüyorum. Etrafımdaki ecinni taifesi de farklı değil. Müdür’ün müzik kültürü rakı sofralarında beygir-i azam sololardan ibaret, Alper gitar tıngırdatıyor lakin, orada da ümit yok. Read more

Kusurlu Hareket

Canımdan yakın bir güzel dostum var. Vardı, aslında. Bir vakit evvel ayrıldı aramızdan. Lakin öyle akla hayale gelmez, alengirli anılarımız var ki, ne vakit aklıma gelse üzülmem, bilakis, gülerim kendi kendime. Arkasından gülümseme bırakabilmekmiş en müthiş miras. Toprağı bol olsun.

Büyüdü serpildi, ticarette muvaffak oldu, bir tatil köyü açtı bizimki. “Gel ulan,” diye habire telefon ediyor, yetmiyor, babasını aratıp “geleceksin ulan,” dedirtiyor. Babası da babamın en yakın dostu dünyadaki, bir de bir ara dört büyük futbol kulübünden birinin başkanlığını yaptı, isim vermeyeyim.

Kalkalım gidelim, tamam. Bendenizin uçağa binmediğini cümle alem biliyor, bindik gittik otobüse. Read more

Kasap Havası

Eşimle evde Warcraft oynuyoruz. Hiç oynamamış, şanslı olanlarımız için kısaca tarif edeceğim: Warcraft, bir FRP oyunu. Türkçesi “fantazi rol yapma” oyunu, lezzetsiz yerlere çekmeyin şimdi. Savaşçı, büyücü, hekim, hırsız gibi bir karakter seçip oynuyorsunuz, Ortaçağ’ı andıran bir dünya, savaşıp kılıç vurup gürz yiyorsunuz, deveden buğra koyundan koç filan kırıyorsunuz, öyle.

Warcraft’ta yalnızca savaşçı değil, zanaatkar da olabilirsiniz. Eşim de deri işçiliğine başladı. Hırsızlara zırhlar, dövüşçülere ayakkabı, şapkalar yapıyor. Deri lazım tabii. Deriyi de gerçek dünyada nasıl buluyorsanız öyle buluyorsunuz. Sahibini hakkın rahmetine kavuşturup postunu yüzerek.

Read more

Yok Canım

Askerdeyim. Koğuşta acaip bir herif var, ranzamın alt katında yatıyor. Bir kere nöbete giderken folklor çorabına benzer bir çorap giyiyor, oradan işkillendik. Erzak deposuna verdiler bunu, habire cebi mandalina kabuklarıyla dolu geliyor, onları da ne hikmetse dolabına istifliyor, koğuşta nostaljik bir sobalı ev kokusu, anlatamıyoruz.

Herifin iki tane de garip huyu var, birincisi nöbetten gelir ve nöbete giderken belini ovuşturarak “allahıym ben öldüym, ben bittiym, vallah gittiym,” güftesiyle aralıksız inliyor. İkincisi de, koğuşta olduğu vakitlerde adam sürekli cep telefonunda. Battaniyeyi kafasına çekiyor, numarayı çevirip sevgilisini arıyor, fetüs pozisyonuna geçip konuşuyor. Read more

Return top

İstisnalar kaideyi bozmaz. Fakat, kaidenin faydasızlığı da, istisnanın varlığıyla menkul değil midir?