Tarumarname 19 Kasım’da Kitapçılarda
- November 6th, 2012
- By Meriç Eryürek
- Write comment
Bir vakittir sesim soluğum çıkmıyordu, siz de merak etmediniz, gözümden kaçtı zannetmeyin. Bu mevzuyu bilahare, etraflıca konuşacağız.
Efendim…
Zat-ı alilerinize bir haberim var. İlk romanım Tarumarname, şu saatlerde matbaa merdanelerinin arasında raksediyor. Türkçesi, evet, ilk romanım yakında çıkıyor. 17 Kasım tarihinde erken kalkıp kepenkler açılmadan yetişirseniz, kitapçınızdan sıcak sıcak alabilir, kahvaltı keyfinize keyif katabilirsiniz. Bilhassa sıcak çay veyahut kahve eşliğinde iyi gidiyor, tecrübeyle sabittir.
Sorularınızı duyar gibiyim. Hayır efendim, keçileri kaçırmadım. Soru sormadığınızın da farkındayım. Edebiyatta öyle demek adettendir, hani okuyucu büyük bir merakla sormuş, yazar da bir havalara girmek suretiyle kasılarak cevaplamış gibi. Rica ediyorum iki kuruşluk hevesimi kursağımda bırakmayınız. Sorularınız yoksa dahi, hatırım için bir iki dakika varmış taklidi yapınız.
Evet, sorular. Tecrübeme dayanarak, ilk sorunuzun “Tarumarname ne hakkında,” olduğunu tahmin ediyorum. Cevap verir vermez de başka soru soracaksınız. O soruyu cevaplayınca da bu sefer aklınıza başka bir soru gelecek, o sırada başka bir okuyucu az evvel sorduğunuz soruyu soracak, ben ikinize yetişmeye çalışırken bir üçüncüsü çıkıp “yazar efendi, bak bakayım buraya, romanın ne hakkında, hayır yemek kitabı vesaire yazdıysan tarzım değil,” diyecek. Ben onunla ilgilenirken siz de beni dürtüp “ilk ben sormuştum,” diyeceksiniz, en nihayetinde bir hengame, bir arbede, kimse mutlu olmayacak.
O sebeple, Tarumarname ve ben hakkındaki tekmil bilgiyi bir-iki adreste topladık efendim. Evet. Nazik parmaklarınız tuşlara basar iken yorulmasın diye de, o adresleri aşağıda topladık. Şimdi sakın “iyi, havalara girmiş bu, kendinden ikinci çoğul şahıs olarak bahsediyor,” demeyin. Tarumarname’nin ve bendenizin web sayfaları, fotoğrafları, tanıtım filmi benim şahsi eserlerim değil. Dostluk yakıtıyla çalışan harika bir ekibin ortak eseri. O sebeple “biz, biz,” deyip duruyorum. Gerçi, düşününce fena fikir de değil.
Lafı uzatmayayım: Bir kitab eyledük dostlar beğene, düşman haset ede, okuyan eğlene, adımızı daim ede.
Hakikaten kendinden biz diye bahsetmek pek havalıymış yahu! Varolun bu tavsiyeniz için.
“Bizi” ziyaret etmek içün lütfen tıklayınız:
Geçenlerde bir deniz sefası yapalım dedik. Şimdi “İzmir’desin ya, at bakalım havanı,” filan demeyin. Alayınız bayramda bir yerlere kaçtınız, istihbaratım var, kalbinizi kırarım. Hikayenin konusu güneş, deniz, kum değil zaten.
Malum, İzmirli olduk. Gelene geçene de ahkam kesiyoruz “cennet, cennet azizim,” gibilerden, İstanbul’da 35 sene yaşayan biz değiliz çünkü. Her ne hal ise. İzmir acaip memleket. Keyifsiz saniye geçmiyor. Randevunuz mu var? “Otur abicim gidersin.” Bir yere mi yetişeceksiniz? “Kaçmıyor ya abicim.” Kaçtı mı? “Kaçsın abi boşver en güzeli.”
Yıl 1995 olmalı. Eskişehir’in emektar bir meyhanesi vardı: Bomonti. Küçücük, tıkız bir mekan, bir kaç masa. Güzel sanatlar, tiyatro, sinema televizyon öğrencisi, öğretim görevlisi, çift dikiş giden öğrenim görevlisi dostlar tekmil akşam orada iştima alır. Yer bulunmayınca tanıdık tanımadık kim varsa masasına geçilir, bir saat içinde tanıdık olunur, kapanma saatinde can ciğer kuzu sarması final yapılır. O masalarda tanışıp ev arkadaşı olmaya karar veren, birbirinin ismini bilmeden kalkıp Kütahya’ya
Bugün medikal hikayelerden gittik, bir anı da bendeniz blog yazarınızdan.
Çok sevdiğim biri cerrah, biri anestezi uzmanı dostumdan dinlediğim iki medikal hikaye var, “anlat bunları” dediler, anlatalım.
Sinema okuyunca, eksantrik hocalarınız olur. Veyahut, hikayenin gidişatı açısından, “uçrak” hocalarınız olur diyeceğim. Neden derseniz eksantrik kelimesinin öz Türkçesi uçraktır.
Canımdan yakın bir güzel dostum var. Vardı, aslında. Bir vakit evvel ayrıldı aramızdan. Lakin öyle akla hayale gelmez, alengirli anılarımız var ki, ne vakit aklıma gelse üzülmem, bilakis, gülerim kendi kendime. Arkasından gülümseme bırakabilmekmiş en müthiş miras. Toprağı bol olsun.
Eşimle evde Warcraft oynuyoruz. Hiç oynamamış, şanslı olanlarımız için kısaca tarif edeceğim: Warcraft, bir FRP oyunu. Türkçesi “fantazi rol yapma” oyunu, lezzetsiz yerlere çekmeyin şimdi. Savaşçı, büyücü, hekim, hırsız gibi bir karakter seçip oynuyorsunuz, Ortaçağ’ı andıran bir dünya, savaşıp kılıç vurup gürz yiyorsunuz, deveden buğra koyundan koç filan kırıyorsunuz, öyle.
Askerdeyim. Koğuşta acaip bir herif var, ranzamın alt katında yatıyor. Bir kere nöbete giderken folklor çorabına benzer bir çorap giyiyor, oradan işkillendik. Erzak deposuna verdiler bunu, habire cebi mandalina kabuklarıyla dolu geliyor, onları da ne hikmetse dolabına istifliyor, koğuşta nostaljik bir sobalı ev kokusu, anlatamıyoruz.